ORTADOĞU VE TÜRKİYE EKSENİ
Tek kutupluluktan çok kutupluluğa geçiş..
Soğuk Savaş sonrası ABD merkezli tek kutuplu yapı zayıflıyor. ABD, Çin, Rusya, AB, bölgesel güçler (Türkiye, İran, Hindistan gibi) aynı anda sahada. Bu da istikrardan çok rekabet ve kriz üretiyor.
Vekâlet savaşları dönemi
Artık savaşlar çoğu zaman 'resmen' değil;
Ukrayna’da Rusya–Batı. Orta Doğu’da İsrail–İran hattı. Afrika’da küresel güçlerin nüfuz mücadelesi şeklinde yürütülüyor. Bedeli ise her zaman siviller ödüyor.
Enerji ve gıda silaha dönüşüyor
Petrol, doğalgaz, tahıl… Hepsi jeopolitik baskı aracı.
Rusya–Ukrayna savaşıyla birlikte dünya şunu net gördü: Savaş sadece cephede değil, mutfakta da kazanılıyor.
Uluslararası hukuk zayıflıyor
BM kararları etkisiz, yaptırımlar seçici, 'güçlü olan haklı' algısı yaygın. Bu da küçük ve orta ölçekli devletleri güvensizliğe itiyor.
Milliyetçilik ve güvenlik devleti yükselişte
Göç dalgaları, terör ve savaş korkusu; demokrasilerde bile özgürlük–güvenlik dengesini güvenlik lehine kaydırıyor.
Türkiye gibi ülkeler için risk ve fırsat bir arada
Jeopolitik konum avantaj ama hata payı yok. Denge siyaseti, savunma sanayii ve diplomasi artık varoluş meselesi.
Büyük resim:
Yeni dünya düzeni henüz kurulmadı. Aslında şu an yaşanan şey: Eski düzen yıkılıyor, yenisi ise savaşlarla şekilleniyor.
Gerçek hayatta ise haritalar yeniden çiziliyor, ittifaklar sessizce değişiyor, savaşlar ise artık istisna değil, düzen kurucu bir araç haline geliyor. Bugün yaşadığımız küresel tabloyu anlamak için şu gerçeği kabul etmek gerekiyor: Yeni dünya düzeni barış masalarında değil, savaşların gölgesinde şekilleniyor.
Soğuk Savaş’ın ardından batı merkezli tek kutuplu sistemin tarihin sonu olduğu iddia edilmişti. Demokrasi, serbest piyasa ve uluslararası hukuk kutsanmıştı. Ancak aradan geçen yıllar gösterdi ki bu düzen kalıcı değilmiş.
ABD’nin mutlak hâkimiyeti zayıfladı, Çin ekonomik gücüyle, Rusya askeri hamleleriyle sahaya indi. Dünya artık tek bir merkezden yönetilmiyor; çok kutuplu ama istikrarsız bir döneme girdi.
Bu yeni dönemin en belirgin özelliği, savaşların doğrudan değil, vekâlet yoluyla yürütülmesi.
Ukrayna’da Rusya ile Batı karşı karşıya gelirken, Orta Doğu’da İsrail–İran hattı üzerinden küresel güçlerin hesaplaşması sürüyor.
Afrika’da ise enerji ve madenler uğruna yürütülen görünmez savaşlar var. Cephede silahı tutan çoğu zaman yerel aktörler olsa da, karar masasında büyük güçler oturuyor. Kaybeden ise hep aynı: siviller, yoksullar ve istikrar.
Savaşların niteliği de değişti. Artık sadece tanklar ve füzeler konuşmuyor. Enerji, gıda ve ekonomi doğrudan savaş silahına dönüşmüş durumda. Doğalgaz vanaları kapatılıyor, tahıl koridorları pazarlık unsuru yapılıyor, yaptırımlar halkları cezalandırıyor.
Bugün bir ülkede artan ekmek fiyatı, binlerce kilometre ötede patlayan bir bombanın sonucu olabiliyor. Savaş cepheden mutfağa kadar inmiş durumda.
Uluslararası hukuk ise bu tabloda en büyük kaybedenlerden biri. Birleşmiş Milletler kararları çoğu zaman kâğıt üzerinde kalıyor.
Hukuk, güçlüye göre esneyen bir araca dönüşüyor. Aynı fiil bir ülke tarafından işlendiğinde 'meşru müdafaa', başka bir ülke yaptığında 'savaş suçu' sayılabiliyor. Bu çifte standart, küresel sisteme olan güveni her geçen gün biraz daha aşındırıyor.
Bu güvensizlik ortamı milliyetçiliği ve güvenlikçi politikaları besliyor. Göç dalgaları, terör korkusu ve savaş tehdidi; özgürlükleri geri plana itiyor.
'Güvenlik' adına olağanüstü hâller kalıcılaşıyor, demokrasiler bile sertleşiyor. Dünya, yumuşak güçten çok sert güç dilini konuşuyor.
Türkiye gibi jeopolitik olarak kritik ülkeler için bu dönem hem risk hem de fırsat barındırıyor. Yanlış bir adım ağır bedellere yol açabilirken, doğru denge siyaseti ülkeyi bölgesel bir aktöre dönüştürebilir. Diplomasi, savunma sanayii ve stratejik akıl artık tercih değil, zorunluluk.
Sonuç olarak; bugün yaşananlar geçici krizler değil, yeni bir küresel düzenin sancılarıdır. Eski dünya düzeni yıkılırken, yenisi henüz kurulmadı.
Bu boşluk ise savaşlarla, krizlerle ve belirsizliklerle doluyor. Tarih bize şunu defalarca gösterdi:
Dünya düzenleri ya büyük barışlarla ya da büyük yıkımlarla kurulur. Görünen o ki, insanlık yine zor olanı seçiyor.



























Yorum Yazın