Diyarbakır’da sözde Nevruz kutlamaları adı altında sergilenen o utanç verici görüntüler, milletimizin vicdanında derin bir yara açmıştır. 2024 yılında TUSAŞ’ta şehit düşen kahraman evlatlarımızın katillerinin posterlerini açacak kadar alçalan bir zihniyeti, en güçlü şekilde lanetliyoruz.
Bu aziz vatan uğruna canlarını feda eden şehitlerimizin hatırasına yapılan bu saygısızlık; ne kültürle, ne bayramla, ne de insanlıkla bağdaşır. Bu milletin değerlerini hiçe sayan, şehitlerimizin kemiklerini sızlatan bu zihniyet, ihanetin en karanlık yüzüdür.
Daha da acısı, böylesi bir provokasyona göz yumulması, gerekli tedbirlerin alınmaması ve bu rezilliğe zemin hazırlanmasıdır. Bu ihmale ve duyarsızlığa sebep olanları da şiddetle kınıyoruz.
Unutulmamalıdır ki; bu millet, şehidine uzanan hiçbir eli affetmez, hiçbir ihaneti sineye çekmez. Şehitlerimizin aziz hatırasını kirletmeye çalışanlar, tarih önünde de millet vicdanında da daima “hain oğlu hain” olarak anılacaktır.
"Gün ola harman ola
Bayramlar bayram ola"
Diyarbakır meydanında kurulan dil, vatandaşlık dili ve milletin dili değil; etnik siyaseti anayasal pazarlığın merkezine yerleştirme dilidir. Bu dilin 'Cumhuriyetin kuruluşunda yarım kalan hikâye', 'yönetime ortak olmak' 'devletle münazara değil müzakere' ve 'Kürtler arası demokratik birlik' söylemleriyle birleşmesi, meselenin kültürel hak ya da demokratik standartlar tartışmasının ötesine geçtiğini göstermektedir.
Açık konuşalım:
Burada yapılan şey, vatandaşlığı savunmak değil; eşit vatandaşlık kavramının içine etnik siyasi ortaklık talebini yerleştirmektir.
Burada yapılan şey, demokrasiyi büyütmek değil; milleti kurucu ortaklar toplamına indirgemektir.
Burada yapılan şey, hakkı savunmak değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik yapısını etnik müzakere konusu hâline getirmektir.
“Kürtler yönetime ortak olmak istiyor” sözü özellikle ibretliktir. Demokratik hukuk devletinde yönetime ortak olmanın yolu etnik kimlik kotası değil, vatandaşlık bağı içinde siyasal rekabettir. Sandık vardır, temsil vardır, parti vardır, Meclis vardır, hukuk vardır. “Yönetime ortaklık” ifadesini etnik bir kolektif statü talebi gibi kurmak, vatandaşlık zemininden çıkıp kurucu unsur pazarlığına geçmektir. Bunun adı demokrasi değil; etnisitenin siyasallaştırılmasıdır.
Üstelik bu söz, vatandaşlık hukukunu etnik ortaklık pazarlığına çeviren sakat bir siyasi dildir. Çünkü Türkiye’de Kürtler bu milletin dışındaki bir topluluk değildir; Anadolu’nun her şehrinde yaşayan, aile kuran, komşuluk eden, işçi olan, işveren olan, esnaf olan, öğretmen olan, asker olan, şehit olan, milletvekili olan, bakan olan, başbakan olan, cumhurbaşkanı olan bu milletin ayrılmaz parçasıdır. Bu ülkede ekmek birlikte yenmiş, su birlikte içilmiş, acı birlikte çekilmiş, bayrak için, millet için, vatan için can verilmiştir. Yaşadığımız işsizlik, yoksulluk, düşünce ifade hürriyeti, adalet arayışları da toplumsal gerçeklerdir. Bütün bunları görmezden gelenler ideolojik siyasi taleplerini bu gerçeklerin üstüne koymaktadır.
“Kürtler yönetime ortak olmak istiyor” denilerek talep, vatandaşlığın güçlendirilmesi olarak değil; devlet karşısında ayrı bir kurucu ortak, ayrı bir siyasal taraf varmış gibi kurulmaktadır. Aynı ifade; “kimliğin tanınması”, “anadilde eğitim”, “anayasal güvence”, “yerel demokrasi” ve “devletle münazara değil müzakere” söylemleriyle birlikte sunulmaktadır. Kürtleri milletin asli ve eşit fertleri olarak görmek, yaşadığı toplumsal gerçekler yerine, onları ideolojilerine göre ayrı bir siyasal blok ve toplu müzakere öznesi gibi konuşturmak temsil değil, fitne, tahrik, istismardır. Türkiye’de yönetim etnik kotayla değil, vatandaşlık bağıyla, sandıkla, hukukla ve millet iradesiyle paylaşılır. Bu yüzden “yönetime ortaklık” ifadesi, ortak vatandaşı etnik pazarlık kategorisine hapseden tehlikeli bir siyasal kurgudur.
“Cumhuriyetin kuruluşunda yarım kalan hikâye” ifadesi de ayrı bir sorun alanıdır. Cumhuriyet bir eksiklik değil, emperyalizme karşı milli egemenliğin ilanıdır. Cumhuriyetin kuruluşunu “yarım kalmış bir hikâye” gibi sunmak, kurucu iradeyi tartışmaya açmanın kibarlaştırılmış biçimidir. Bu söylem, Cumhuriyetin vatandaşlık esasını yeterli görmeyip yerine kimlik temelli bir yeniden kuruluş kurgusu koymak istemektedir. Yani hedef, eksik bir sayfayı tamamlamak değil; kitabın ana fikrini değiştirmektir.
“Anayasal güvence”, “yerel demokrasi”, “anadilinde eğitim” ve “eşit yurttaşlık” gibi kavramlar da bu konuşmada masum demokratik talepler olarak değil, birbirine eklenmiş bir statü paketinin parçaları gibi kullanılmaktadır. Özellikle “yerel demokrasi” söylemi, Türkiye’de defalarca yerel özerklik hattına bağlanan bir siyasi çerçevede dolaşıma sokulmuştur. “Eşit yurttaşlık” deniliyor; ancak konuşmanın bütünü bireysel hak eşitliğini değil, etnik kolektifin siyasal tanınmasını esas almaktadır. Bu nedenle burada kullanılan kavramların ambalajı demokratik, içeriği ise ayrıştırıcıdır.
Daha da çarpıcısı, “Kürtler artık devletle münazara değil müzakere yapmak istiyor” cümlesidir. Bu ifade, vatandaş ile devlet arasındaki hukuki ilişkiyi değil; sanki devlet karşısında ayrı bir siyasal özne, ayrı bir kolektif taraf varmış gibi bir çerçeveyi ima etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları devletiyle “ayrı taraflar” gibi müzakere etmez; demokratik süreçlere katılır, taleplerini hukuk ve siyaset yoluyla ifade eder. Devlet ile etnik kimlik arasında iki ayrı meşru kurucu irade varmış gibi konuşmak, doğrudan doğruya milli egemenlik fikrini aşındırmaktır.
Bir de üstüne 'Kürtler arası demokratik birlik artık tercih değil tarihi ihtiyaçtır' çağrısı eklenmektedir. Bu da meselenin yalnızca Türkiye içi demokratikleşme başlığı olmadığını, sınır aşan etnik-siyasal hizalanma arayışının sürdüğünü göstermektedir.
Bu yaklaşım ne milli dayanışmayı sağlar, ne Türkiye’de demokrasiyi büyütür, ne de kardeşliği güçlendirir.
Çünkü millet olarak beraber yaşamayı hedeflememektedir.
Bireyi özgürleştirmemekte; bireyi etnik siyasetin içine hapsetmektedir.
Vatandaşı güçlendirmemekte; vatandaşı kolektif kimlik adına konuşan siyasi odakların vesayetine itmektedir.
Ortak geleceği kurmamakta; ortak geleceği sürekli müzakere ve statü krizine bağlamaktadır.
Üstelik etnik vesayet dili ne kadim Diyarbakır’ı, ne Diyarbakırlıları, ne de Kürtleri temsil edebilir. Kürtleri sürekli ayrı bir siyasi blok, ayrı bir pazarlık tarafı, ayrı bir kurucu ortaklık öznesi gibi sunmak; onları Türkiye Cumhuriyeti’nin asli ve eşit fertleri olarak görmek değil, bitmeyen bir kimlik müzakeresinin aparatı hâline getirmektir. Bu, temsil değil; istismardır.
Sonuç olarak bu konuşma, “hak”, “eşitlik”, “demokrasi” ve “barış” kelimeleriyle süslenmiş olsa da özü itibarıyla şunu söylemektedir: millet yerine etnik ortaklık, vatandaşlık yerine kimlik pazarlığı, hukuk yerine siyasal statü müzakeresi.
Buna karşı verilecek cevap açıktır:
✔️Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
✔️Dili Türkçedir.
✔️Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
✔️Milli marşı İstiklal Marşı’dır.
✔️Başkenti Ankara’dır.
✔️Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir.
✔️Türk Milleti, egemenliğini Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanır.
✔️Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
Cumhuriyet eksik değildir; eksik olan, Cumhuriyetin vatandaşlık fikrine ve millet fikrine sadakattir.
Eksik olan, coğrafyayı vatan yapan, emperyalizme karşı mücadele eden, bağımsız ve egemen cumhuriyet kuran iradeye vicdani bağdır.



































Yorum Yazın