Devlet, toplum üzerinde zor kullanma gücünü elinde tutan, toplumun düzenini sağlamak, adaleti temin etmek, güvenliği sağlamak ve kamusal hizmetleri sunmak üzere örgütlenmiş bir siyasi birimdir.
Devlet tüzel bir kişiliktir, seçilmiş ve atanmışlar bir halkı idare ederler. Yani aslında “Devlet” farklı alanlarda yer alan idareci görevindeki insanlar topluluğudur. Bu insanların devleti adaletli bir şekilde yönetmeleri gerekmektedir. Adalet asgari düzeydeki manası ile o devletin hukuk kurallarının usul ve esas yönünden eksiksiz uygulanmasıdır.
Lakin hukuk kurallarının en önemli parçası olan kanunları da yine devleti idare eden insan topluluğu ihdas eder.
Ancak çoğunluk esası söz konusu olduğu için halkın seçtiği idarecilerin bile hepsi bu hukuk kurallarının ihdasında etkili olamaz. Dolayısı ile aslında halklar belli bir grup insanın kararları, istekleri ve dünya görüşleri ile kabul edilen kanunlarca yönetilirler.
Kanunların yapılmasında zaman zaman idarecileri etkileyen dış unsurlar da devreye girmektedir. Bazen çok iyi bir dünya görüşüne, eğitime ve inanca sahip denilen idarecilerin altına imza attıkları kanunlara ve reddettikleri kanun tekliflerine bakıp şaşırılır. Bazen de bu insanlar neyin altına imza attıklarını bile bilmezler 'Torba' denilen kanunlar tombala gibi bir anda halkın karşısına çıkar. Maalesef bazen gizli bir el devreye girer ve her şeyi ters düz eder, kabul edilen metinler bile yayınlanmadan önce değiştirilir.
Eğer geniş manada adalet duygumuza ve inancımıza aykırı düzenlemeler kanun adı altında halkları yöneten kurallara dönüşüyorsa burada dar manada adaletten değil rayından çıkmış bir düzenin varlığından bahsedebiliriz.
Halklar kanun adı altında karşısına getirilen düzenlemelere mukavemet edemezler, ederlerse cezai ve hukuki yaptırımlarla karşı karşıya kalırlar. O kanunun adil olup olmamasının bireylerce sorgulanması yürürlükteki bir kanunun uygulanmasına engel olmaz. Adil olmasa bile yürürlükten kalkmadıkça o kanunlara uyulması gerekir.
Birtakım güçler kanunları yapan insan topluluklarını etkileyerek istedikleri düzenlemeyi hayata geçirebilir ve menfaatleri doğrultusunda bir düzen kurabilirler. İstediklerini yaptırmak için her türlü hileye, tehdide, şantaja tevessül edebilirler, rüşvet verebilir, menfaat sağlayabilirler. Kanunları ve düzeni idare eden kuralları yapanların sayısı ne kadar düşürülürse etkilemek o kadar kolay olur.
Çok sayıda insanı etkilemektense az sayıdaki insanı etki altına almak çok daha kolaydır. Lider sultaları, tek adam yönetimleri, diktatörler bu güçlerin en sevdiği yönetim tarzlarıdır, istediklerini yaptırabilmek için yeri gelip bir kişiyi etkilemeleri yeterli olur.
Bu düzenlerde adalet sağlanamadığı için halklar adaleti sağlaması için başka güçlere yönelirler. En büyük güç insanın kendisidir. İlk önce ihkak-ı haktan başlar yani kendi hakkını kendisi almaya çalışır. Kendisinin yeterli olmadığı yerde çevresindekileri toplayıp mücadele etmeye çalışır. Bunları aşan bir durumda ise mafyaya müracaat eder. Mafya, elini verenin kolunu kurtaramadığı bir çirkef batağıdır.
Mafya, insanlar kendisine geldikçe ve bunun karşılığını fazlasıyla aldıkça bir ur gibi büyür. Büyüdükçe kendini devlet içinde aranan, medet umulan bir güç olarak kabul eder ve hatta böyle kabul görür.
Sadece halk değil yeri gelip idareciler de mafyanın birtakım olaylara el atmasını ister. Böylece mafyanın devletteki sarmal ağı da örülmüş olur. Halk kanunla çözemediği olaylara açık açık mafyanın el atmasını ister, böylece mafya kahramanlaşır racon keser. Halkın istediği sonuç mafyanın vasıtasıyla alındıkça adeta hukuk dışı oluşum meşrulaşır.
Mafyaların talepleri gibi 'böyle bir zulüm düzeni olur mu' denilen kanunlar hayata geçtikçe adaleti tesis etmesi gereken devlet adeta bir mafyaya dönüşür, adaleti tesis etmesi için medet umulan mafya da bunu kullanarak devlet içinde bir düzen kurar.























Yorum Yazın