Enerji fiyatları yükseldiğinde çoğu insanın aklına ilk gelen şey faturalar olur. Elektrik, doğalgaz, akaryakıt…
Oysa meselenin asıl ağırlığı çoğu zaman faturada değil, üretim hattının derinliklerinde hissedilir. Enerji modern ekonominin sinir sistemidir. Fabrikanın makinesi, kamyonun deposu, marketin soğutucusu, hatta veri merkezlerinin uğultulu koridorları bile aynı damar üzerinden çalışır.
O damar daraldığında sistem bir yerden bedel ödemeye başlar. Ne yazık ki o bedel çoğu zaman emek üzerinden tahsil edilir.
Şirketlerin maliyet hesapları soğuk bir matematiğe dayanır. Enerji maliyetleri hızla arttığında şirket yönetimleri önlerine iki seçenek koyar; ya fiyatları yükseltir ya da giderleri kısar. Piyasanın daraldığı, talebin zayıfladığı dönemlerde ilk seçenek her zaman mümkün olmaz. O zaman ikinci seçenek devreye girer. Personel giderleri azaltılır. Bir başka deyişle, insanlar muhasebe tablolarında küçültülmesi gereken bir kaleme dönüşür.
Bu tablo yeni değil.
Ekonomik tarih benzer sahnelerle doludur. 1970’lerde yaşanan ve literatüre 1973 Petrol Krizi olarak geçen büyük enerji şoku, Avrupa ekonomilerini sarsarken milyonlarca insanın işini kaybetmesine yol açmıştı. O dönemde devletler önemli bir gerçeği fark etti. Enerji krizinin yalnızca bir maliyet krizi değil; aynı zamanda bir sosyal kriz olduğunu fark etti.
Çünkü işini kaybeden bir insan yalnızca maaşını kaybetmez. Birkaç hafta içinde hayatın bütün dengesi sarsılır. Kira ödenemez hale gelir. Çocukların eğitim masrafları aksar. Banka taksitleri birikir. Aile bütçesi çöktüğünde mesele bireysel bir trajedi olmaktan çıkar, toplumsal bir gerilim üretmeye başlar. İşsizlik rakamlarının arkasında aslında görünmeyen bir psikolojik ve sosyal deprem vardır.
Gelişmiş ülkelerin bu tür krizlere karşı geliştirdiği refleksler tam da bu nedenle ortaya çıkmıştır. Ekonomi literatüründe otomatik stabilizatörler diye adlandırılan mekanizmalar, krizin ilk dalgasında devreye girer. İşini kaybeden vatandaş için kira desteği sağlanır, çocuk yardımları artırılır, enerji faturaları sübvanse edilir, kredi ve borç ödemeleri ertelenir. Bunlar yalnızca sosyal devlet anlayışının bir tezahürü değildir; aynı zamanda ekonomik istikrarın da araçlarıdır.
Çünkü gelirini kaybeden insan tüketimi keser. Tüketim kesildiğinde piyasa daralır. Piyasa daraldığında yeni işten çıkarmalar başlar. Böylece kriz kendi kendini büyüten bir sarmala dönüşür. Ekonominin çarklarını durduran şey bazen enerji fiyatları değil, tüketim zincirinin kırılmasıdır.
Burada kritik olan unsur hızdır. Bürokrasi doğası gereği yavaş işler; ama hayat yavaş işlemiyor. Kira günü geldiğinde kapıyı çalan ev sahibini, elektrik faturası geldiğinde dağıtım şirketini, banka taksiti geldiğinde finans kurumlarını erteleyemezsiniz. İnsanların ekonomik dengesi birkaç ay içinde geri dönülmez biçimde bozulabilir.
Bu nedenle enerji maliyetleri nedeniyle işten çıkarılan özel sektör çalışanlarına yönelik destek mekanizmalarının geciktirilmeden devreye girmesi gerekir. Kira yardımı, çocuk destekleri, enerji faturalarında geçici sübvansiyonlar ve borç ertelemeleri yalnızca sosyal adaletin değil, ekonomik aklın da gereğidir.
Devletin kriz anındaki temel görevi şirketleri kurtarmak kadar toplumu ayakta tutmaktır. Çünkü ekonominin en basit ama en çok unutulan gerçeği şudur: üretim makinelerle yapılır, fakat ekonomi insanlarla çalışır.
Bir makineyi kapatıp aylar sonra yeniden çalıştırabilirsiniz. Ama sistemin dışına itilmiş, gelirini ve umudunu kaybetmiş milyonlarca insanı yeniden ekonomik hayata döndürmek çok daha zor ve çok daha maliyetlidir. Enerji krizlerinin öğrettiği en sert derslerden biri de budur. Ekonomiyi korumak isteyen devlet, önce insanı korumak zorundadır.































Yorum Yazın