Hayat telaşı, koşturmaca, ekmek kavgası…Yuva, çocuk, sorumluluklar…
Zaman hem çok kıymetli hem de baş döndürücü bir hızla akıp gidiyor. Anne baba çalışıyor; gün erken başlıyor. Telaşla kahvaltı hazırlanıyor, çocuk okula gönderiliyor, işe yetişiliyor. Akşam çocuğu okuldan al, spora ya da bir aktiviteye götür, eve dön, yemek telaşı, dersler derken uyku saati geliyor.
Peki bu yaşananlar bereketli bir zaman mı, yoksa bereketsiz bir koşturmaca mı?
Hayatımızdan sessizce çalınan nice güzellik var. Günlük koşuşturma içinde çocuğumuzun nasıl büyüdüğünü, nasıl değiştiğini, hangi duygularla şekillendiğini fark edemiyoruz. Çağ değiştikçe beklentiler artıyor; ekonomik koşullara göre şekillenen konfor alanları, bitmeyen istekler ve arzular hayatımızı kuşatıyor. Belki de zamanın bu kadar düzensiz ve bereketsiz akmasının sebebi tam olarak budur.
Oysa hayatı güzel ve anlamlı kılan; etiketli kıyafetler, pahalı telefonlar, gösterişli mekânlar değildir. Hayatı güzelleştiren, çocuklarımızla geçirilen nitelikli zaman, verilen sevgi ve gösterilen ilgidir.
Neyi, nerede, ne zaman kaybettik?
Çağa mı uyduk, yoksa çağ mı bizi yuttu?
Ne yapıyorsanız yapın ama çocuklarınızı bu çağa ve bu çağın karanlık yüzüne harcatmayın. Zamanla yarışırken çocuğunuza vermeniz gereken sevgiyi ve ilgiyi eksiltmeyin. Kaybolmaya yüz tutmuş değerlerimizi öğretmeyi, hatta bunlara bizzat örnek olmayı ihmal etmeyin.
Geleceğin kahramanları olacak çocuklara yapılan yatırım, en kıymetli yatırımdır. Gerisi boş… Hem de bomboş.
Zaman öyle iğrenç bir hâl aldı ki kimin sapık, kimin pedofili, kimin ne tür bir sapkınlık içinde olduğu ayırt edilemez hâle geldi. Uyuşturucu madde bağımlılığı had safhada. Gencecik bedenler; bağımlılıklara, sapkınlıklara, art niyetli dijital platformlara ve “ayin” adı altında pazarlanan karanlık düşüncelere kurban ediliyor.
Açın gözünüzü!
Aç gözünü güzel ülkemin güzel insanları!
Bırakın hırslarınızı, bırakın egolarınızı… Çünkü çocuklarımız kaybolup gidiyor.
Ne duruyoruz? Neden susuyoruz? Neden birlik ve beraberlik içinde kaybolmaya yüz tutmuş kültürümüzü yeniden canlandırmıyoruz?
Neden hâlâ “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla yaşıyoruz?
Kanımıza dokunmuyor mu yaşananlar?
Ciğerimiz yanmıyor mu?
Yok olan her evlat, kurban edilen her can sadece bir ailenin değil, hepimizin evladıdır. Uyuşturucuya kurban edilen, kaçırılan çocuklar; pedofili kansızlarının iğrençliklerine maruz kalan masumlar, bu ülkenin ve bu milletin çocuklarıdır.
Onlar TÜRK MİLLETİ'nin evlatlarıdır.
Peki biz, bu karanlık karşısında ne zaman sesimizi yükselteceğiz acaba,
bir gün bu kötülük sizin kapınızı çaldığında mı, canınız yandığında mı?


























Yorum Yazın